Kürk Mantolu Madonna’dan “La Isla Bonita”

Kürk Mantolu Madonna’dan “La Isla Bonita”

Bir camii bahçesinde ağacın altına oturmuş kitap okuyorum. Kitap değil aslında önemli olan da, namaz saatini bekleyen amcalar, dedeler etrafımda tüm ülkenin siyasi hayatını, iş hayatını ve kendi hayatlarını paylaşıyorlar.

Özellikle hemen yanımda oturan -şivesinden laz olduğu anlaşılan, yaşlı bir amcanın her cümlenin sonuna kondurduğu sinkaf, kurduğu cümlelerin haklılığını ispatlıyor gibi. Bazen de nerede olduğunu hatırlayınca “tövbe” çekiyor, ama yine de kendisini mübarek yerde günaha sokanlara sövmeden duramıyor.

Az ötede elinde incik boncuk olan bir amca, herkesin yanına sırayla giderek birşeyler satmaya çalışıyor, dilenircesine. Hemen arkasında da genç bir çocuk ise taze sarımsak satıyor cemaate. Bize yaklaşınca, az önce ülkenin tüm siyasi analizini bir kaç cümle ile özetleyen başka bir amca, çocuğu yanına çağırarak, iki demet sarımsak için pazarlık yapmaya başlıyor çocukla. Sonra da indirdiği fiyattan daha fazlasını vererek alıyor sarımsakları.

Ortamın ruh halindenmidir, yoksa okuduğum Sabahattin Ali'den midir, bilemiyorum ama kendimi bildiğin orta yaş bunalımına girmiş, ruhunda nikbin* bir hava olan birey gibi görüyorum.

*İşte buda okuduğum kitaptan ögrendiğim "iyimser" kelimesinin eski dille söylenişi imiş.
Evet ben hep “nikbindim” aslında, hani günümüzde “bardağın dolu tarafını” görenler olarak adlandırdığımız ama sosyal hayatımızda “bardağın boş tarafını” görenler olmadan mutlu olamayacağımızın farkında olmadığımız nikbinlerden.

Sabahattin Ali demişken bir kısa bilgi daha verme hevesindeyim. Hani bir çok insanın “Kürk Mantolu Madonna” kitabından bildiği Sabahattin Ali. Evet belki hala şarkıcı Madonna’nın kürk olan mantosu olduğunu sanmıyor insanlar ama hala Sabahattin Ali’nin Türk Edebiyat Tarihindeki önemini kavrayamıyoruz.

Bir genel kültür bilgisi ile yazıyı sonlandıralım;

Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı “Hapishane Şiirleri 5” adlı şiirinin, hepimizin bildiği bir dörtlüğü şöyle;

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Mapus yata yata biter
Aldırma gönül aldırma

Tabi biz bunu Edip Akbayram’ın meşhur bestesi olarak biliyoruz.

Ayrıca Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevine girme hikayesi de garip. Aziz Nesin ile birlikte çıkardığı “Markopaşa” dergisinde çıkan yazılar nedeniyle, dergi sorumlusu olarak göründüğü ve aslında yazıları yazan “Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’ın” yüzünden cezaevine girdiği biliniyor.

Yatılı olarak okuduğu İstanbul Yüksek Muallim Mektebindeki oda arkadaşı Nihal Atsız ile seneler sonra girdiği sağ-sol tartışmaları, davaları ve en sonunda ülkeden kaçmak isterken Bulgaristan sınırında -üstelik kaçmasına yardım eden kişi tarafından, öldürülmesi ise yakın tarihimizin, edebiyat ve siyasal tarih sayfalarında yer almasını sağlamıştır.

"İçimde bir ümitten ziyade, nedense, kendimi tezlil edilmiş gibi hissediyorum" diyor, adına üniversitelerde tez yazılan edebiyat tarihimizin en meşhur karaketlerinden biri olan Raif efendi.

Geçmişten günümüze edebiyatı siyasetle ilişkilendirilmesi de bana tezlil gibi geliyor. Kalemi güçlü olan her kim varsa yazdırılıyor, her ne istenirse. Zira yazılan bu edebi metinlerin hepsi yazarlar hayattayken para etmiyor.

Peki bizim bu yazma hevesimiz neden ?

*tezlil: hakarete uğramak